Başbakan Rama Herrenchiemsee Festivali’nde: “Avrupa Ruhunu Korumalıyız”

Arnavutluk Başbakanı Edi Rama, Bavyera hükümetinin onur konuğu olarak Herrenchiemsee Festivali’nin açılış törenine katıldı. Her yıl Avrupa teması etrafında düzenlenen törende konuşan Rama, festivalin sadece bir kültürel etkinlik değil, aynı zamanda Avrupa’nın değerlerini savunmaya yönelik sessiz bir direniş olduğunu vurguladı.
Konuşmasında Avrupa’nın yalnızca bir anlaşmalar bütünü değil, bir medeniyet ve ortak bir ruh olduğuna dikkat çeken Rama, “Bugün Arnavut müzisyenler Berlin’de, Alman müzisyenler Tiran’da sahne alıyor. Çocuklarımız artık kaçmak değil, birlikte üretmek istiyor. Bu, Avrupa’nın gerçek işlevidir: yaratım yoluyla birleştirmek, değişimle yüceltmek,” ifadelerini kullandı.
Başbakan Rama, 1984 yılında Franz Josef Strauss’un Arnavutluk’a yaptığı tarihi ziyareti hatırlatarak Bavyera’nın o dönemde bile açık bir duruş sergilediğini söyledi. Bavyera Başbakanı Markus Söder’e de teşekkür eden Rama, “Ekonomik güçle kültürel derinlik bir çelişki değil, ikizdir. Avrupa’yı korumak için önce ruhunu yaşatmalıyız,” dedi
Konuşmanın tamamı şu şekildedir:
“Herrenchiemsee adasında, bir sarayın kemerleri altında bulunmak – ki bu saray siyasetle değil, güzellik, yalnızlık ve ulaşılmazlık hayaliyle doğmuştur – sadece mimariyi değil, taştan daha kalıcı bir şeyi hissetmek demektir. Sonsuzlaşmış bir fikri kucaklamak demektir. Burada, karşınızda, bu özel vesileyle bulunmak sadece bir onur değil, hayatım boyunca taşıyacağım nadir bir ayrıcalıktır.
Bu yeri inşa eden Bavyera Kralı II. Ludwig, deli olarak anıldı. Çünkü ordulara değil Wagner’e, fetihlere değil güzelliğin kusursuzluğuna servet harcadı. Başka bir deyişle, ruhu kılıca tercih ettiği için deli dendi. Bir keresinde şöyle demişti: ‘Hem kendime hem de başkalarına sonsuz bir bilmece olarak kalmak istiyorum.’ Böylece bir başka şeye dönüştü – iktidarın son büyük romantik figürü. Kararlarla değil, hayallerle hükmeden bir insan.
İşte bugün, o hayalin kalbindeyiz. Avrupa, ortak evimiz ve kolektif mirasımız, bir kez daha silah seslerinin, bölünme korkusunun ve bizi bir arada tutan şeyleri unutma ayartısının çevresinde.
Bu akşam, müzik bize hatırlamayı öneriyor. Avrupa hiçbir zaman yalnızca bir antlaşma ya da para birimi, sadece bir parlamento veya pazar olmadı. Avrupa bir medeniyet olmuştur ve öyle kalmalıdır. Dünyayı hissetmenin bir yoludur. Ludwig’in inandığı gibi, güzelliğin siyasi bir ağırlığı olduğuna, sanatın bir lüks değil, bir yaşam biçimi olduğuna inanmanın yoludur.
Bu festival sadece kültürel bir etkinlik değil. Sessiz meydan okumasında, bir direniş toplantısıdır. Avrupa’yı bürokrasiye indirgemeye çalışan sinizme karşı direniş. Kültürü sadece dekor olarak gören umutsuzluğa karşı direniş. İnsani sesi boğan gürültüye karşı direniş.
Biz Arnavutlar sessizliğin nasıl bir ses olduğunu biliriz. On yıllar boyunca, kendi inşa ettiğimiz demir perdenin arkasında yaşadık; özgür Avrupa’nın konser salonlarını dolduran senfonilerden ve sonatlardan kopuk şekilde. Yine de, o zaman bile müzik yolunu buldu. Kaçak giren bir kaset, yasaklı bir nota, duvarlar yükselmeden önceki bir konserden bir hatıra…
Çocukken, Luchino Visconti’nin sarsıcı başyapıtı “Ludwig”i ilk kez izlediğimi hatırlıyorum. Ne sinemada ne de renkliydi. Siyah-beyazdı, küçük bir kutudan, kıyafet teliyle yapılmış yasadışı bir antenle yakalanmış, rejimin yabancı televizyonları yasakladığı bir ortamda. O film, bir kralın ruhuna yapılan şiirsel bir dalıştı ve sadece bir izleyici olarak değil, henüz tanımadığım ama bir gün yaşayacağım Avrupa’nın gelecekteki bir yurttaşı olarak bende iz bıraktı.
Peki ya bugün? Bugün Arnavut müzisyenler Münih ve Berlin’de okuyor. Bugün Alman müzisyenler Tiran’da konser veriyor. Bugün çocuklarımız kaçmak için değil, birlikte üretmek için büyüyor. Bu bir tesadüf değil. Bu, Avrupa’nın kuruluş amacıdır: yaratım yoluyla birleştirmek, değişim yoluyla yüceltmek.
Ve nasıl unutabilirim Bavyera’daki bu topraklarda, tarihin neredeyse unuttuğu ama bizim unutmadığımız cesur bir hareketi? 1984 yılında, Arnavutluk hâlâ dünyaya kapalıyken, Bavyera’nın büyük devlet adamı Franz Josef Strauss Arnavutluk’a geldi. Tehditlerle değil, önerilerle geldi. Zalim rejimi pohpohlamak için değil, Arnavut halkına bir pencere açmak için. O, elini bir ülkeye uzattı, o ülke nasıl karşılık vereceğini bilmiyordu. Rejim “hayır” dedi. Neyse ki tarih “bekle” dedi. O el bugün hâlâ hissediliyor.
Bavyera, Arnavutluk kapalıyken açıktı. Şimdi Arnavutluk açık ve minnettardır. O an kıymetlidir, çünkü köprüler yalnızca geçiş kolay olduğunda inşa edilmez. Bazen sessizlik içinde, diğer tarafın görünmesini beklerken kurulur.
Açıkça söylememe izin verin: Benim hayal ettiğim Avrupa, herkesin aynı dili konuştuğu ya da aynı şeylere inandığı bir yer değildir. Bu Avrupa, güzelliğin peşine tutkuyla düşen bir Bavyera kralının, yüzyıllar sonra modern bir Arnavut başbakanına seslenebileceği ve anlaşabileceği bir yerdir. Bu Avrupa, bir Bavyeralı devlet adamının unutulmuş bir çabasının bugünün dostluğunun temeli olabileceği bir yerdir.
Bavyera’daki ev sahiplerimize yürekten teşekkür ediyorum, sadece bu davet için değil, sunduğunuz örnek için de. Bavyera bize ekonomik gücün ve kültürel derinliğin zıt değil, ikiz olduğunu; şiirsiz refahın boş, hafızasız gücün kör, ruhsuz Avrupa’nın artık Avrupa olmadığını hatırlatıyor. Ve eğer Avrupa topraklarını savunmak için yeniden silahlanmamız gerekiyorsa, aynı zamanda Avrupa’nın ruhunu savunmak için kendimizi yeniden yaratmalıyız.
Başbakanınız Markus Söder’e de teşekkür etmek istiyorum. Onu yalnızca kararlı ve net bir devlet adamı olarak değil, bir dost olarak da görüyorum. Arnavutluk, onun sesini, Bavyera vizyonunu ve Avrupa çeşitliliğine olan saygısını takdir ediyor. Ve ben şahsen, Başbakanınızın sergilediği sıcaklık ve anlayışı takdir ediyorum – inanın bana, bunlar kıtamızın yüksek çevrelerinde her zaman rastlanan şeyler değildir.
Bu akşam duyacağımız müzik, konuşmaların yapamadığını yapsın. Bu sarayın güzelliği, kelimelerin başaramadığını tamamlasın. Avrupa’nın ruhunu taşısın — Ludwig’in duyduğu, diğerlerinin hiçbir şey duymadığı zamanlarda bile. Bizim yalnızca antlaşmalarla ya da askerlerle değil, sokaklarımızda, çocuklarımızın sınıflarında ve hayallerimizin sessiz kö
şelerinde de savunmamız gereken o ruhu…
Ludwig gibi olalım. Biraz deli. Belki o kadar değil, ama en azından bir parça. Güzelliğe inanacak kadar deli, onu savunacak kadar tutkulu. Güzelliği tekrar Avrupa’nın kalbine koyacak kadar “çılgın”.
Teşekkür ederim!”


/ Bora Meco /




